AFGANİSTAN:EMPERİAL GÜÇLERİN KAÇIRTTIRILMASI ELBETTE GÜZELDİR;AMA, DAHA GÜZEL OLANI (2)


Selahaddin Eş / Çakırgil *

Amerikan emperyalizminin, mâruz kaldığı ve kendi içgüvenlik zaaflarından meydana geldiği âşikar olan korkunç ‘11 Eylûl  2001 Saldırıları’ndan sonra, iç za’fiyetini gizlemek ve bir dış tehlike ve düşman göstermesi gerekiyordu, ama, bu dış düşmanın kendisine karşılık verecek gücü olmayacaktı.

Esasen, Amerikan eski başkanlarından Richard Nixon, başkanlıktan ayrıldıktan sonra da bir stratejist olarak kabul görüyordu, Amerikan sistemi içinde ve o, ‘Amerika bundan sonra ya hiç savaşmadan, ya da, küçük savaşlarla büyük zaferler elde etmeli..’ diyordu.. Bu açıdan, Afganistan, tam da Nixon’un istediği ‘düşman’ tipine uygun gözüküyordu..

Nitekim, Amerika, zâten fakir ve Sovyet Rusya işgaliyle de daha bir virâneye dönmüş olan yoksul Afganistan’ı ağır bombardıman uçaklarıyla veya Hind Okyanusu’naki üss ve savaş gemilerinden fırlattığı füzelerle dövmeye başladığında, Amerikan başkanı George W. Bush, ‘İnlerine gireceğiz..’ diye coşuyor ve Amerikan halkı da yüzde 85 gibi çok yüksek bir destekle Bush’un arkasında duruyordu.

Bunun için, Usâme bin Laden’in karargâhını kurduğu Afganistan’ın vurulması- ezilmesi, Amerikan halkının hem intikam duygularının tatmin olması ve hem de kendi devletlerinin gücünün karşı konulmazlığının sergilenmesi için ideal bir düşman’ idi; yani, ‘Maddî açıdan zayıf ve fakir..‘

Tâlibân rejiminin hedef seçilmesinden sonra Amerika, Tâlibân rejiminden, 11 Eylûl Saldırıları’nın aslî faili olarak suçladığı Usâme’nin kendilerine teslim edilmesini istemiş, Tâlibân ise, bu isteği reddetmişti. Tâlibân, Usâme ellerinde olduğu için mi reddetmişti o talebi, yoksa, ellerinde olmadığı gibi bir iddiayla mı reddetmişti,  bu konu  açık değil..

Tâlibân rejimi çöktükten sonra, Amerika Afganistan’ı işgal etmiş ve ülkenin idare mekanizmasının başına da bir Amerikan Petrol Şirketi’nde yıllarca çalışmış olan Hâmid Karzaî isimli kişiyi getirmiş, onu C.Başkanı seçtirmiş ve sonra da, Amerikan emriyle oluşturulan bir Halk Meclisi (Loye Corke) tarafından hazırlanmış gibi gösterilen bir Anayasa, işgalci Amerikan emperyalizminin üst dereceli siyasî ve askerî temsilcilerinin  huzurunda, Kur’an okunarak açılan bir Meclis’te kabul edilerek yürürlüğe konulmuştu.  (Hatırlayalım, Amerikan emperyalizmi, Irak’ı işgal edip, Saddam’ı da idâm ettirdikten sonra, Irak’ta yeni bir anayasa hazırlatmış ve İslam’a uygun olduğu iddiasıyla da kabul edilen anayasa konusunda,  Amerikan İşgal Yönetimi’nin başı olan Genel Vali Kremer  ‘Irak’ta Şeriat’e uygun olarak hazırlattığımız anayasa benim imzamla yürürlüğe giriyor..’ diye bir istihza  cümlesi kuruyordu.)

Karzaî 12 yıl kadar Afganistan Cumhurbaşkanı olarak işbaşında kalmıştı. Daha sonra yapılan bir seçimle de Eşref Gani isimli kişi Afganistan Cumhurbaşkanlığı’na seçilmişti.

Böylece 20 yıl kadar süren Amerikan İşgali boyunca, Sovyet Rusya İşgali’ne karşı gösterildiği üzere, ciddî bir direniş görülmemişti. Ancak Afganistan’ın hemen her yerinde sivil kitleleri hedef alan bombalı saldırıların her birisinde onlarca sivil insan, ve de  devlet memuru statüsünde bulunan niceleri, özellikle asker, polis, ve diğer memur kesimleri katlediliyor ve bu saldırılar Tâlibân örgütü tarafından genel olarak sessizce geçiştiriliyor ve kendilerinin iktidara gelmeleri halinde bu gibi saldırıların yok edileceğini açıklamakla yetiniyorlardı.

Konunun iyi anlaşılması için, bu konudaki bilgilerimizi  tazelemek gerektiğinden, ‘Tâlibân Hareketi’ni ortaya çıkaran etkenlerin başında, elbette ki, 28 Nisan 1978’de Sovyet Rusya’nın uşakları eliyle yaptırdığı kanlı komunist darbe olduğunu bir daha hatırlayalım.

Ama, işbu ‘talebeler’, Afganistan’daki yığınla ‘mücahid teşkilatları’nın bünyeleri içinde savaşan gençler de değillerdi. Çoğunun aileleri, kanlı komunist darbe sırasında katledilmiş 15 yaşın altında olan ve Pakistan’a sığınan ve oralarda ‘medrese’lerde ders okuyan çocuklardı.

Mücahid teşkilatları ise, hepsi de ‘İslâmî hedefler’ uğrunda savaştıklarını söylemelerine rağmen, komunist işgalcilere ve onların yerli kuklalarına karşı olduğu kadar, kendi aralarında da korkunç ve sonu gelmez bir liderlik savaşına tutuşmuş teşekküllerdi.

Tâlibân’ı ortaya çıkaran en önemli etkenlerin ikincisi de, denilebilir ki, işte bu, ‘mücahid teşkilatları’ arasındaki, o bitmeyen ‘riyaset/ liderlik’ boğuşmasıydı. Hele de, Gorbaçov Sovyet Rusyası, 13-14 yıl kadar süren komunist rejimin yenilgiyle ‘çıkmaz’a girdiğini görüp, askerlerini geri çekme kararı almasından ve komunist rejimin son kuklası Necibullah’ın 1992’de hem de başkent Kabil’de sığındığı BM binasından alınıp hemen oracıkta öldürülmesinden sonra.. Mücahid teşkilatları arasındaki riyaset boğuşması daha bir kanlı döneme girmişti.

İşte o sırada, (elinde yüzmilyonlarca ve hattâ 3-4 milyar dolar bulunduğu söylenen)Usâme bin Laden, o zamana kadar gölgesinde kaldığı etkili bir isim olan Abdullah Azzâm’ınşehid edilmesinden sonra ortaya daha güçlü olarak çıkacak ve, ‘Afganistan lidersiz bir ülke.. Ben ise, ülkesiz bir liderim..’ diyecek ve Pakistan Ordusu’nun güçlü İstihbarat biriminin gözetiminde olan ‘talebeler’le ilgilenecek ve, 1995 başlarında ‘Tâlibân’ isimli bir teşkilat, bir anda , o bitip tükenmek bilmeyen mücahid teşkilatları arasındaki boğuşmaya son vermek iddiasıyla devreye girecek, Kandehar’ı ele geçirecek,  bu uzuuuun dış işgal ve iç boğuşmalardan yorgun düşen Afgan halkına ilk uygulamalarıyla yeni bir ümid penceresi açacaktı..

Ve, amma.. 2001 sonundaki Amerikan Saldırısı ve işgali, bütün dengeleri alt-üst etmiş ve Tâlibân’ın  1995 yılı sonlarında ele geçirdiği Afganistan’daki hâkimiyeti, tuhaf bir şekilde son bulmuştu. Tuhaf diyoruz, çünkü, Amerika’daki, ‘11 Eylûl 2001 Saldırıları’nın faili ve azmettiricisi olarak suçlanan ve Amerika’ya teslim edilmesi istenen Usâme bin Laden’ ve onu korudukları söylenen Tâlibân sorumlularından hiç kimse ele geçirilememiş ve Amerikan işgali öyle başlamıştı..

Ama 20 yıl süren bu işgalde, Afganistan müslüman toplumu,  emperyalist kâfir güçlere tahammül etmeyi hiç düşünmemiş ve kabullenmemiş ve Amerikan eliyle ezildiği için, Tâlibân’a halk, daha bir itimad etmiş ve mazlumlardan yana olmak hasletlerini onlara yakın ve destekçi olmaya daha bir kullanmaya başlamıştı. Tâlibân da, ortalıktan kaybolduğu, buharlaştığı halde, her tarafta kendisini daha bir hissettiriyor ve halktan niceleri de kendilerini de bir ‘Tâlibân’ olarak tanımlamaya ve görmeye başlıyorlardı.

Yani, sosyal bünyede bir tarafta, meydana getirilen bir umutsuzluk ve çaresizlik ve de tükenmişlik; diğer tarafta ise, Afganistan halkına, ‘Size, sizin aslî kabullerinizle geliyoruz, sizden birisiyiz, inandığımız değerlere göre bir dünya kuracağız kendimiz için..’ diyen ve umut ışığı yakarak göz kırpan ve gerçekten de halkın içinden gelen bir hareket olarak Tâlibân..

Ve bu alanda çaresizlik içinde olan halk üzerine başarısız sayılmayacak bir algı oluşturulmuştu. Bu da, halk kitlelerine, ‘Her şey düzelecek, sabredelim..’ havası vermiş ve Amerikan emperyalizminin himayesinde icra’y-ı hükûmet eden Eşref Gani C.Başkanlığındaki  resmî güçlerin dışında, halk kitlelerinin gönlünde yer eden ‘fiilî ve bir hükûmet gücü oluşturan Tâlibân güçleri’  kendisini her yerde hissettirmeye başlamıştı. Nitekim, şehirlerde, köylerde, her yerde, halk kitleleri, resmî güçlerle değil, o görünmez Tâlibân unsurlarıyla iş ve gönül birliği halinde hareket ediyordu ve bu, isbatlanamasa bile, bir sosyal vakıa, bir gerçek olarak kabulleniliyordu.

Ama, tekrar edelim, işbu Tâlibân/‘talebeler’, Afganistan’daki -hepsi de ‘İslâmî hedefler’ uğrunda savaştıklarını söylemelerine rağmen, komunist işgalcilere ve onların yerli kuklalarına karşı olduğu kadar, kendi aralarında da korkunç ve sonu gelmez bir liderlik savaşına tutuşmuş teşekküller olan- yığınla ‘mücahid teşkilatları’nın bünyeleri arasındaki  ‘riyaset/ liderlik’ boğuşmasından da uzak idiler.

Üstelik, ‘Afganistan lidersiz bir ülke.. Ben ise, ülkesiz bir liderim..’ diyen ve Pakistan Ordusu’nun güçlü İstihbarat biriminin gözetiminde olan ‘talebeler’le ilgilenen  Usâme bin Laden gibi bir lider’in etkisi altında değillerdi artık; çünkü, Tâlibân’ın liderinin kim ve liderlik kadrosunun kimlerden oluştuğu da bilinmiyor ve bu da, Afgan halkına yeni bir ümid penceresi açıyordu.

Ve, Amerikan Başkanı J. Biden, 20 yıllık bir işgalin kendilerine başarısızlıktan başka bir şey getirmediğini, bu durumun devam ettirilmesinin mantığının olmadığını söylüyor ve yaptığı konuşmada, ‘1 Eylûl 2021 günü, Afganistan’dan -geride 2-3 binlik bir kuvvet dışında bütünüyle çekileceklerini’ açıklıyordu.  Ama,  Tâlibân’ın birkaç ay içinde iktidarı resmen de devralabileceği  sözkonusu edilmeye de  başlanmıştı.

Ancak, hiç kimse, Amerika çekilir-çekilmez, C. Başkanı Eşref Gani başkanlığındaki hükûmet’in patlayan bir balon gibi sönüvereceği yine de beklenmiyordu.

C. Başkanı Eşref Ganî’nin de başkent Kabil’de katıldığı Kurban Bayramı Namazı sırasında bulunduğu bölgeye atılan üç roket, konuyu daha bir gerilimli hale getirmişti. Ve, 22 Temmuz 2021 Perşembe günü Associated Press'e verdiği röportajda Tâlibân Sözcüsü olarak Suhail Shaheen (Suheyl Şahin), Eşref Ganî C. Başkanlığı’ndan ayrılmadıkça silâh bırakmayacaklarını ve barış olmayacağını’ söylüyordu.

Eşref Ganî ise, ‘Ben Emanullah Khan’a çok ihtiram/ saygı duyan birisiyim. Ama, onun, -Beççe-i Saka karşısında- firar etmesini bir türlü kabullenemedim. Ve ben, Tâlibân veya bir başkası karşısında asla firar etmiyeceğim ve milletin bana teslim ettiği vazifeyi son nefesime kadar yerine getireceğim..’ diyordu.

Amerikan Başkanı Biden ise, Afganistan’dan çekilme kararını izah etmeye çalışırken; ‘Bu Amerikan askerleri gerçekten kahramanlardır. Bu kahramanlar tehlikeli ve gerçekten bencilce olmayan bir vazifede başkalarının hayatını kurtarmak için uğraşıyorlardı. Bu saldırıyı yapanları asla affetmeyeceğiz! Unutmayacağız, peşlerini bırakmayacağız ve bedelini ödeteceğiz. Çıkarlarımızı elimdeki her imkânla koruyacağım.’diyordu.. Elbette, ‘Afganistan’da  haksız olarak bulunduk, işgal ettik, kan akıttık..’ diyecek değildi..

Ve işte o karışık ve tereddütlerle dolu günlerde, Eşref Ganî’nin nereye gittiği açıkça belli olmayan bir şekilde Afganistan’dan çıkmasından hemen sonra yayınladığı bir mesaj, ‘kan dökülmesini önlemek’ gibi,  mâkul gözükebilecek bir gerekçeyle de olsa bile,  yine de o ve benzerlerinin ‘idare-i maslahatçı’ tutumlarının başkalarına cesaret verdiğine ve vereceğine yeni bir örnek oluşturmaktadır.

 (Bu açıdan bakıldığında, 2. Abdulhamîd’in, 112 yıl önce, 31 Mart 1909 Hadiseleri’nden sonra, kendisine, ‘Oğlum Hâmid, kan dökülmesin.. Saltanat için 33 sene yeter..’ diyen  Şazelî tarikatı şeyhinin nasihatine kulak vererek, devleti hem de, Meşrutiyet Meclis-i Meb’ûsânı’nda  Selanik Mebusu olan Emmanuel Karasso başta olmak üzere, emperial güçlerin temsilcisi veya kuklası durumunda olanların kendisine o zaman henüz 30 yaşlarında olan Elmalılı Hamdi Efendi’nin yazdığı  ‘Hâl’ Fetvâsı’nı sunmaları üzerinde, başını eğip teslim olması, sonunda kendisinden daha çok ve ağır şekilde müslümanlara nelere mal olmuştu; görülmüştür.

Kezâ, 1922’deki Sakarya Savaşı’nın sonuna kadar, devamlı, Sultan Vahdeddin’e ve Makam-ı Hılafet’e bağlılık yemini eden ve ettiren bir kişi veya kadronun, sonra hangi etkenlerle ve nasıl, ‘Vahdeddin’i ülkeyi terk etmesi  ve aksi halde can güvenliğinin sağlanamıyacağı’ konusunda Ref’et (Bele) Paşa’yla haber göndermesi üzerine, onun da benzer gerekçelerle başını eğip gitmesi  ve sonrası da ilginçtir. Halbuki, keskin nişancılardan oluşan ve Saray’ı korumak gibi bir vazifesi bulunan ünlü ‘Avcı Taburları’nı devreye sokulsaydı, netice n’olurdu, bilinmez, ama, her halde çok kan akardı..)

Ganî’nin ortalıktan kaybolmasından sonra, komşu Özbekistan’a gittiği ileri sürüldüyse de, Özbekistan makamları bu iddiayı doğrulamak veya yalanlamak gibi bir açıklama yapmadılar. Ve, Ganî’den sonra, diğer bütün resmî üst dereceli kadrolar da, sıfatlarından ve üniforma veya diğer resmî kıyafetlerinden soyunup, mahallî Afgan kıyafetlerine bürünerek, halkın içinde gözden kaybolmayı tercih ettiler.

Afganlı talebelerle birkaç saatlik  bir oturum ve değerlendirme..

8 Eylûl 2021 günü,  3,5  saat kadar Afganlı talebelerle beraberdik, Üsküdar’da.Çoğu, sağlık bilimleri alanında okuyanlardan olmak üzere, 6-7’si kız, 40 kadar idik; Afganistan’daki peştun, tacik, fars, özbek, türkmen, belûc ve  (Şiî Afganlılar için kullanılan terimle)  hezaracât.. Hemen bütün kavimlerden bir topluluk..

Avrupa Millî Görüş Teşkilatı’nın seçkin elemanlarından Abdurrahman Dizman hoca’nın  nefîs  tilâvetini de dinlediğimiz ‘Tâlibân’ın fiilî iktidarı ele geçirmesi günlerinde orada olanların müşahedelerini dinlemek imkânı vardı.  Bu açıdan o gelişmelerin canlı şahidi olarak anlattıkları ve ‘Tâlibân’ın sahneye çıktığı 25-30 yıl öncelerden beri gözlemlenen sosyal şartların ışığında yapılan değerlendirmeler ilginçti.

Pırıl pırıl gençler.. İstanbul’da 4-5 yıllık öğrenci oldukları halde, türkçeleri gayet mükemmel..

Haydarpaşa’daki Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde okuyan bir genç, ‘Tâlibân’ın iktidara aslında Afgan ordusuyla da, Amerikan işgal güçleriyle de bir savaş sonunda gelmediğini, sadece sık sık bombalı patlamalar ve aylar öncesinden beri halk arasında ‘Tâlibân geliyormuş..’ dedikodularının halk kitlelerini korkuya, ve o geliş ihtimalini beklemeye yönelttiğini’ belirtiyor ve, Tâliban’ı yöneten ‘merkezî kadro ve beyinler’ farklı olabilir ama, eline silah verilmiş ve hemen hiçbir şeyden haberi olmayan  ‘tâlib’ler(talebeler) evlere, gerekirse silah zoruyla giriyorlar, halkın arasında karışıyorlar ve kimin ne olduğu belli olmuyor. Gerçi  hırsızlık yapmıyorlar, evlerdekilere saygısızca davranmıyorlardı.. Ordu, Tâlibân’la savaşmadı, ortalıktan çekildi, kayboldu.. Biraz direnmeye çalışanlar Râşid Dostum’un güçleriydi ve onlar da çekilirken halkın evlerini yağmalayarak gittiler. Cumhurbaşkanı Eşref Ganî de ‘Ben asla firar etmiyeceğim..’ dedikten kısa bir süre sonra firar etti..’ diyor.

Bir diğer öğrenci, Ben Tâlibân’ı desteklemiyorum, ama, Afganistan Tâlibân’sız düşünülemez’ derken, ‘Tâlibân örgütü olmasa bile, o zihniyetin hep var olacağı gerçeği’nden hareketle ilginç bir yorum getiriyordu, konuya.. Sinema alanında tahsil yapan bir diğeri, ‘Bizler müslümanız, İslam karşıtı veya düşmanı değiliz, ama,Tâlibân’ın anladığı mânâda bir İslâm anlayışımız yok ise, onların istediği, anladığı mânâda bir İslâm anlayışını kabul etmeye, hangi şer’î ve mantıkî gerekçeyle mecburuz?’ diye soruyor; bütün çalışmalarının, kameralarının tahrib edildiğinden sözediyor. (Halbuki Tâlibân mensupları, son derece gelişmiş silahları kullandıkları gibi, dijital iletişim araçlarından da istifade ediyorlar!!)

Sağlık Bilimleri alanında (hangi dalda eğitim gördüğünü bilhassa belirtmiyorum) tahsilini tamamlamış ve İslâmî hassasiyetlere riayet eden bir hanım kız ise, ‘Ülkesine döndüğü zaman, halkının hizmetinde olamıyacağını, evde kapalı kalacağını, bunun kabul edilemez olduğunu, kendisi ve kız arkadaşlarının rüyada bile Tâlibân’ın bu uygulamasının kabul edilemezliği konularını gördüklerini, 1995-2001 arasındaki Tâlibân dönemindeki uygulamalarından ders aldıklarına dair bir işaret olmadığını, 6’ncı sınıftan yukarı öğrencilere hanım öğretmenlerin ders vermesine ve kezâ araba kullanma izni de vermiyeceklerini’ açıkladıklarını dile getiriyordu.

Bir diğer arkadaş, hele de 1978’deki komunist darbesi ve Sovyet Rusya işgaliyle ve 2001’den sonraki 20 yıllık Amerikan işgalinin, hele de genç nesillerin üzerinden silindir gibi geçtiğini, bu durumun artık devam etmemesi gerektiğini gizli bir feryad halinde ifade ediyordu..

Bütün bunlara rağmen, bu genç kardeşlere, gelecek için ümidsiz olmamaları, zaman içinde Tâlibân örgütü iktidarda kalırsa, bazı şahsî veya grup katılıklarından geri adım atmak ihtiyacı duyabileceği; İran’da da 1979 başında gerçekleşen inkılab hareketinden sonra benzer uygulamaların olduğu, ama, zaman içinde o aşırılıkların törpülendiği, hattâ Suûdî rejiminin bile artık hanımların araba kullanmasına izin verdiği’ hatırlatıldı.

Ama, en çok da üzerinde durulması gereken nokta olarak, ‘Tâlibân’ın uygulamalarının nasıl olursa olsun, sakın, gayrimüslim ve emperial ülke ve güçlerin sahneye kurtarıcı edâsıyla bile olsa bir daha çıkmasına asla izin verilmemesi, içerdekilerin yanlış ve zâlimce uygulamalarının zaman içinde bir şekilde ıslah yollarının kısmen de olsa mümkün olabildiğine Türkiye’nin bir örnek olabileceği; ama, müslüman topraklarına ve müslüman halkların ensesine çöken emperial ve gayrimüslim güçlerin safdışı edilmesinin ne kadar acımasız ve zor olduğuna en acı örneğin, Afganistan olduğu’ hatırlatıldı.

Bu ilginç toplantıdan çıkarılacak dersler vardır.  

Ve dahası, iki ay’ı geride bırakan Tâlibân yönetiminin şimdi karşılaştığı konu, iktidarı ele geçirme günlerindekinden  daha çetin.. Çünkü, bir yangın yerini teslim almış bulunuyor. Ama, sadece her yerin küllük olduğunu söylemesi, bu ülkenin çetin meselelerine çözüm olmayacaktır. O zaman, Afganistan toplumunun karşılaştığı bütün olumsuzlukları nasıl iyileştirebilecek veya iyileştirecebileceğinin ümidini verebilecektir, halkına..

 (Devamı, gelecek yazıda..)

*Gazeteci/Yazar

 

 

Güncel Haberler