ŞEHRİ RAMAZAN: EDEP ile GİREN LÜTUF ile ÇIKAR

Hüseyin Yürük

Üsküdar’da kabri bulunan evliyanın ulularından Aziz Mahmut Hüdai Hazretlerinin türbesinin girişinde küçük ama çok anlamlı bir uyarı yer alıyor: Edep ile gelen lütuf ile gider.

Bugün itibarıyla Ramazan-ı Şerif’e girmiş bulunuyoruz. Yeryüzü Ramazan-ı Şerif’in aydınlığıyla yıkanacak ruhlar arınacak.

Aynı kural Ramazan-ı Şerif için de geçerli: Edep ile giren lütuf ile çıkacak.

………………………….

National Geographic Dergisi’nin editörü bir yazısında ‘İnsan yediğidir’ diyordu. Bu biyolojik, fizyolojik olarak böyledir. Hatta dini anlamda da haram ile beslenen vücut ile helal ile beslenen vücut organizmaları dahi farklıdır. Hazık doktorlar bunu ispat edebilirler.

Şimdi insanın yemeyerek başka insanlardan ayrı düştüğü yeni bir iklime adım atıyoruz. Yemedikçe farklılaşacağız, Allah’a yakınlaşacağız.

………………………….

 

On bir ayın sultanı olan Ramazan-ı Şerifin Osmanlı toplum hayatında apayrı bir yeri vardır. Ramazan-ı Şerif Kuran-ı Kerim’de ismi geçen yegâne aydır. Yine bu ayda Kuran-ı Kerim nâzil olmaya başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı toplumu Ramazan’da Kuranla ilişkisini artırırdı. Özellikle selâtin camilerin her bir köşesinde mukabeleler okunur, tefsir dersleri yapılır, halka yönelik dini vaazlar verilirdi. 

Eski İstanbul’da Ramazan Ayı yalnızca dini veçheleri ile değil, toplumsal ve kültürel hayatın hemen her alanına nüfuz eden etkisiyle yaşanmıştır. İbadetlerden yeme-içmeye, okuma-dinleme-öğrenme alışkanlıklarından gezme ve eğlenmeye kadar hemen her alanda bir Ramazan etkisi hissedilmiştir. Bu etki toplumun her kesiminde; en fakirinden en zenginine, Müslüman’ından gayrimüslimine imparatorluğun bütün katmanlarınca hissedilen ve yaşanan bir etki idi.

Ramazana Giriş

Üç ayların girmesi ile beraber Ramazan’ın gelmesi beklenmeye başlanırdı. Kandil gecelerinde yükselen manevi coşku ile aydınlatılan cami, minare ve sokaklar adeta Ramazan’ın geleceğini haber verir, Ramazan hazırlıklarını başlatırdı.

Ramazan’a hazırlık önce zihni bir hazırlık idi. Kandil geceleri de bu zihni hazırlığın tamamlanma fırsatları idi. Ardından maddi hazırlıklar gelirdi. Ramazan’a girerken İstanbul evlerden sokaklara ve çarşılara, oradan cami ve türbelere kadar hummalı bir temizlik faaliyetine şahit olurdu.

Ramazan hazırlıklarının bir başka yönü alışveriş idi. Bugün olduğu gibi, eski İstanbul’da da Ramazan Ayı çarşı ve pazara hareketlilik getirirdi. Bu alışveriş hareketliliğinde fakirler ve ihtiyaç sahipleri de unutulmaz, onlar da nasiplendirilirdi. Ramazan zengininden fakirine, çocuğundan ihtiyarına herkes için bir bolluk ve bereket ayı idi.

 Osmanlı'da Ramazanın Ruhu

On bir ayın sultanı olan Ramazan-ı Şerifin Osmanlı toplum hayatında apayrı bir yeri vardır. Ramazan-ı Şerif Kuran-ı Kerim’de ismi geçen yegâne aydır. Yine bu ayda Kuran-ı Kerim nâzil olmaya başlamıştır. Bu sebeple Osmanlı toplumu Ramazan’da Kuranla ilişkisini artırırdı. Özellikle selâtin camilerin her bir köşesinde mukabeleler okunur, tefsir dersleri yapılır, halka yönelik dini vaazlar verilirdi.

Sarayda da Ramazana has “huzur dersleri” yapılırdı. Tefsir konulu olan bu derslerde pek çok âlim, padişahın huzurunda daha önceden tespit edilmiş bazı ayeti kerimeleri müzakere ederdi. Ramazan’ın on beşinde padişah, Topkapı sarayında muhafaza olunan ve Efendimizin Kab bin Zübeyr’e hediye ettiği Hırka-yı saadeti ziyaret eder, ardından da yeniçerilere baklava ikramında bulunurdu.

Hırkayı Şerif camiinde bulunan ve Efendimizin Veysel Karani’ye hediye etmiş olduğu mübarek hırkaları ise Ramazan’ın ilk haftasından arefe gününe kadar halkın ziyaretine açık tutulurdu. Hırka-yı şeriften başka insanlar Ramazan boyunca farklı camileri ve türbeleri de ziyaret ederlerdi.

Dini sahada görülen bu canlılık sosyal hayatta da görülürdü. Ramazanda geceler gündüz, gündüzler gece olurdu. Cami minarelerinde yanan kandiller ve insanların ellerindeki fenerler sokakları ışıl ışıl ederdi. Gece geç saatlere kadar, insanlar selâtin camilerin avlularında açılan sergileri gezerlerdi. Bu sergilerde çeşitli ülkelerden getirilen kumaşlar, baharatlar, birbirinden leziz şekerlemeler, tesbihler, ağızlıklar gibi pek çok ürün satılırdı. Bu faaliyetler şehrin ticari hareketliliğine de katkı sağlardı.

Her türlü ürünün ve emeğin pahasını belirleyen Şehremaneti (Belediye) Ramazandan önce iftariyelik gıdaların da fiyatlarını belirler, Ramazan boyunca da denetimlerini sıkı sıkıya yaparak karaborsacılara fırsat vermezdi.

Osmanlı toplumunda Ramazana has gelenekler oluşmuştu. Bunlardan birisi de yemek kültürü idi. Güllaç ve pide Ramazanın vazgeçilmez iki tadı idi. Ramazanda tatlıcılar çeşit çeşit tatlıları uygun fiyatlara satıp sürümden kazanıyorlardı.

İftar, öncelikle iftariyeliklerle açılır, ardından akşam namazı eda edilir, daha sonra da asıl yemek yenilirdi. Yemekten sonra teravih namazı için camiye gidilirdi. Cami çıkışında hayır ehli kimseler, cemaate mevsimine göre çeşitli ikramlarda bulunurdu. Yazın soğuk şerbetler, kışın sahlep gibi sıcak içecekler ikram edilirdi.

Bir infak medeniyeti olan Osmanlı’da padişahından tebasına kadar bütün insanlar imkânları nispetinde infak ve ikram gayretinde olurlardı. Halk, elinden geldiği kadar medreselere, tekkelere yardımda bulunur, buralarda kalan talebeleri ve dervişleri evlerine davet ederek bir mümine iftar ettirebilme heyecanını ve sevincini yaşardı.

Saraydan da padişahın özel ikramı olmak üzere Ramazan boyunca her gün on bin kişilik yemek dağıtılırdı. Yalnızca etli pilav için günde 50 koyun, 4 sığır kesilirdi. 60 aşçıbaşı, 200 kadar yamak ve bir o kadar da hizmetli bu iş için görev yapardı. Padişahtan başka vezirler ve zenginler de infak yarışına girerlerdi. İftar vakti konaklarının kapısını açık tutarlar, davetli davetsiz her gelene iftar ettirirlerdi.

Yine hayır ehli kimseler büyük camilerin avlularında iftariyelikler dağıttırırdı. Osmanlı’da özellikle Ramazan’da bir kimsenin aç kalması ve iftar edememesi mümkün değildi.

Üstelik köşklere ve konaklara iftar için giden kimse talebe yahut gariban birisi ise ona diş kirası adı altında para da takdim edilirdi. Sırf diş kirası geleneği bile Osmanlı insanının ne kadar ince ruhlu olduğunu göstermeye kâfidir.

Zenginler, davetlerine icabet eden fakir ve garibanlara teşekkür hisleri içinde olup, “Siz lutfedip bizim yemeğimizi yediniz, dişleriniz eskidi. Bu ikramımız da eskiyen dişlerinizin kirasıdır.” manasına gelen diş kirasını büyük bir incelik ve nezaketle takdim ederlerdi

 Hayatı bir şiir gibi derin ve estetik boyutta yaşayan ecdadımız, Ramazan adetlerini de bu minvalde oluşturmuştur. Nitekim mahalle bekçileri ve davulcular, insanları sahura kaldırmak için kuru kuru davul çalmazlar, Ramazan manîleri de okurlardı. Eskinin bekçisi, davulcusu bile güzel bir söz üretme ve bir mesaj taşıma derdindeydi.

Divan şairleri de bu ayın faziletini ve yüceliğini anlatan ve edebiyatımıza Ramazaniyye adıyla girmiş kasideler yazarlardı. Musikişinaslarımız ise Ramazan ilahileri bestelerler, camilerde veya tekkelerde kılınan teravih namazlarının her 4 rekatından sonra bu ilahileri okurlardı.

Hangi arada hangi makamda ilahi okunacağı bilinirdi. Ramazanın ilk günleri “Hoş geldin”, “Merhaba ya şehri Ramazan” nakaratlı güftelerle Ramazanın gelişinden duyulan sevinç terennüm edilirken son günleri “Elveda” nakaratlı ilahilerle Ramazan’a veda edilirdi. Minareler arasına asılan mahyalar haftada bir değiştirilir, mümin gönüllerin coşkusu gökyüzüne ışıl ışıl yazılırdı.

Müminler, infaklarını ve ikramlarını artırırlar, ağızlarını boş sözlerden temizleyip Kuran ikliminde daha çok yaşama gayretinde olurlar, böylece bu aya hürmet ederlerdi. Gayrimüslimler de açıktan açığa yemek yemezler, onlar da bu aya ve Müslümanlara hürmet gösterirlerdi.

Hatta yakın zamanlara kadar Ramazan’da meyhanelerin kapıları kilitli olurdu. Günümüzde bu hassasiyetler giderek azalmakta ve özellikle büyük şehirlerde Ramazana gereken hürmet gösterilmemektedir. Buna mukabil belediyelerin organize ettiği iftar çadırları ve Ramazan şenlikleri eski Ramazanları bir nebze de olsa bize hatırlatmaktadır.

Ramazanın eğlence boyutuna takılıp onun ruhani kısmını ihmal etmemeliyiz. Bizler için Ramazanın tadına ulaşmanın asıl sırrı Kuran’a sarılmaktan ve paylaşmaktan geçiyor. Dostlarımızla, akrabalarımızla, talebelerle, fakir ve gariplerle birlikte iftar edip evlerimizi ve ellerimizi açık tutarsak, iftarlarımızı ya misafirlikte ya da misafirlerimizle birlikte evimizde açarsak, işte o zaman gerçek Ramazanlara ulaşabiliriz.

Osmanlı İmparatorluğunun yönetim merkezi olması hasebiyle İstanbul, en zengin Ramazan kültürüne sahipti. Belli camilerin avlularında sergiler açılır ve buralarda çeşitli ülkelerden getirilmiş baharat, şekerleme, tespih, ağızlık gibi şeyler sergilenir ve satılırdı.

Ramazan ve Günümüz

Hamiyet sahibi zenginlerin destekleri ile kurulan iftar sofraları var. Halk arasındaki yardımlaşma ve dayanışma hiç canlılığını yitirmedi. Fakir ailelere paketler halinde yardımlar yapan vakıf ve dernekler de hızla artmakta.Camilerde geniş çaplı temizlikler yapılmakta, gül ve misk kokuları saçılarak on bir ayın Sultanı Ramazanı karşılamaya çalışılmakta.

Ramazan için yapılan bütün bu maddî hazırlıklar bir yana, esas olan manevî hazırlıklardır. Maddî hazırlıklar, hiçbir zaman manevi hazırlıkların önüne geçmemeli. Kulluk şuurunun canlı tutulması için Rabbimizin oruç emrini yerine getirmek için daha çok hazırlanmak gerekir. Ramazan ayı, rahmet ayı, oruç ayı, feyiz ve bereket ayı, af ve mağfiret ayı, duâ ayı, Kur’ân ayıdır. Allah’ın rahmetinin, ikramının, af ve mağfiretinin coşup taştığı bir aydır.

Öte yandan Ümmeti Muhammed bu Ramazan’a Doğu Türkistan başta olmak üzere İslam Coğrafyasındaki bir çok zulümlere ilave olarak Gazze’deki soykırım ile birlikte giriyor. Gazze ve Refah’ta sıkışmış kardeşlerimiz çaresizlikten artık hayvan yemi yiyor. Açlıktan ölümler de başladı.

Bu Ramazan’ı bizler de o ruh hali ile yaşamalı, kardeşlerimizin halini hiç aklımızdan çıkarmamalı, her fırsatı onlara yardım için kollamalı ve gereğini yapmalıyız.

 

 

 

 

 




Güncel Haberler