“Eski Dünya Seyahatnamesi” isimli kitapta İlber Ortaylı, “Osmanlı İmparatorluğu, oğlu Roma imparatorluğudur” diyordu.
Bu söz, bir kesimden insanın kulağına hoş gelen bir iltifat gibi görünüyor. Ama üzerinde biraz düşünüldüğünde “sapla samanı dağılıyor gibi” bir şey görülüyordu.
Roma, evet bir büyük imparatorluktu. Ama uygar değildi. Hiçbir insani ve ruhani değeri olmayan Nemrud gibi, Firavun gibi, Ad kavmi gibi, Semud Kavmi gibi büyük şehirler yapmışlar,büyük sütunlar dikmiş ama insanlar bir makine gibi öğütmüşlerdi. Arenalarda binlerce insanın gözünün önünde insanların geniş ve aslanlara parçalatırlardı.
dolayısıyla bir medeniyet şahaseri olan Osmanlı İmparatorluğu'nu Roma imparatorluğuna benzetmek yanlış bir tespit olur.
Bir benzetme yapılacaksa; Osmanlı İmparatorluğu'na “Son Endülüs Devleti” demek daha uygun olur. Çünkü Endülüs'ün medeniyet muhasalası ile Osmanlı Devleti'nin medeniyet tasavvuru birbirine daha çok benziyor.
Endülüs'ün başlangıç ve bitiş kaderi de ilginç. Atlas gemileriyle aşıp İspanya topraklarına girerken “Ben gemileri yaktım, bir daha geri dönme yok” diyen Tarık Bin Ziyad'ın fethettiği ülkenin oğlu halifesi olan 3.Hişam, İslam Ansiklopedisi'ndeki varlığına göre “Tembel ve eğlenceye düşkünlüğü” bir zat imiş. İşte öyle bir ecdadın böyle torunu ülkelerde artık elde tutmak mümkün olmuyor. Düşman şehre girerken, bir tepenin üzerinden geriye doğru “Arap'ın oğlu bakışıyla bakarak” ülkeyi terk etmek kalır.